Söyleşi - rahle.org

Söyleşi - rahle.org

Söyleşi


Facebookta Paylaş
Tweetle

GENÇLER HİÇ OLMADIĞI KADAR TEBLİĞE AÇIKLAR VE AÇLAR.

AMA HİÇ OLMADIĞI KADAR DA BUNU KUCAKLAYACAK GÖNÜL SAYIMIZ AZALMIŞ DURUMDA”


Ömer Miraç Yaman İstanbul’da doğdu. 1999 yılında Yunus Emre Süper Lisesi’nden mezun oldu. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde 2003 yılında, Yüksek Lisans eğitimini ise Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde 2007 yılında tamamladı. Sakarya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Doktora eğitimine 2008 yılında başladı ve 2012 yılında tamamladı. 2009 ila 2014 yılları arasında Yalova Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü’nde Öğretim Üyesi olarak görev yapan Yaman, halen İstanbul Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü’nde Öğretim Üyeliği görevine devam etmektedir. 2010 yılında “Türkiye Gençlik Çalışmaları Bibliyografyası 1923-2010”; 2013 yılında “Apaçi Gençlik: Gençlerin Toplumsal Davranış ve Yönelimleri İstanbul’da ‘Apaçi’ Altkültür Grupları Üzerine Nitel Bir Çalışma” ve 2015 yılında “Türkiye Kimyasal Bağımlılık Çalışmaları Bibliyografyası (1923-2014)” ila “Türkiye Davranışsal Bağımlılık Çalışmaları Bibliyografyası (1923-2014)” adlı çalışmaları yayınlanmış olan Yaman’ın; Gençlik, Madde Bağımlılığı, Göç, Kentleşme, Aile, Alt kültür, Sosyal Hizmet Literatürü ve Uygulamaları konularında makaleleri ve kitapları bulunmaktadır.

 

Rahle dergisi olarak gençlik konulu söyleşi davetimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz hocam. Genç kavramı ile başlayalım dilerseniz. Genç dediğimizde aynı şeyi mi anlıyoruz? Genç kavramı zamana mekâna kültüre göre değişiyor mu?

Aslında şu an dünyada tartışılan kavramsal yapıya baktığımızda genç kavramı çok su götürür bir kavram. Çocukluk ve gençlik, her iki kavramsallaştırma da biraz icat edilmiş kavramlar. Modernizmin icat ettiği kavramlar. Özellikle çocukluk kavramından başlıyor hikâye.

1800’lerden sonra burjuvazinin büyük oranda eğitim süreçlerinde nitelikli iş gücü yetiştirme derdi önce kendi erkek çocukları üzerine odaklanan bir eğitim politikasını ve okullaşma sürecini beraberinde getirirken aynı zamanda yetişkinler gibi -hatta minyatür yetişkin- gibi tanımlanan tabiri caizse bir ön yetişkinlik süreci olarak çocukluk dönemini tanımlamaya başlıyor. Ama aynı zamanda bu çocukluk dönemi bir tabula rasa gibi planlanıyor. Ne verilirse, ne şekilde yoğrulursa ve hangi komutlar yüklenirse ona uygun bir “makbul vatandaş” yaratma sevdası ve iddiasıyla yolculuk başlıyor aslında ve dolayısıyla biz çocukluk döneminden itibaren artık çocuğun ve gencin yetişmesi süreçlerini, eğitim süreçlerini aileden bir şekilde peyderpey kopartılıp devlete ve “ulus devlet aklının ürettiği bilimsel nosyon”a emanet edildiği bir süreci yaşıyoruz. Hatta bununla ilgili çok ilginç bir şey paylaşılır: Bir batılı pedagog profesör bir okula gider ve rehber öğretmenlerle konuşur, muhabbet eder. Rehber öğretmen bu kişiyi dersine davet eder. Dersin sonuna doğru der ki üstat sizce öğrencilerimle nasıl ilişki kurmalıyım, ne yapmalıyım? Profesör diyor ki, önce ben sorduğu soruyu bana laf atmak ya da siz öğretim üyeliği yapıyorsunuz ne bilirsiniz ki bak biz çocuklarla ilgileniyoruz dercesine bir dalga geçmek olarak algıladım. Fakat sorusunun ciddi olduğunu gördüğümde biz nasıl bir bilgi üretmişiz diye korkmaya başladım zira yaklaşık 4 yıldan beri her gün uğraştığı ve birlikte vakit geçirdiği çocuklara dair nasıl davranacağını bana soruyordu, onları benim tanımamı bekliyordu. Dolayısıyla bu durum aslında bir “bilimsel aymazlığa” dönüşüyor.

1900’lerden sonrası genç kavramı ve gençlik diye baktığımız şey Hitler’in SS’lerini oluşturacak, Mussolini’nin faşist gençlik teşkilatını (kara gömleklileri) ortaya çıkartacak ve 1. ve 2. Dünya savaşlarında özellikle en ön safta çarpışması beklenen hem bir fiziksel güç hem de (bizde de karşılığı olan) “on yılda onbeş milyon genç yarattık” söylemiyle karşılık bulan bir üretim mekanizmasına dönüşecek bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Ve bir süre sonra biz aslında toplumların geleceği olarak tanımlanan gençlik hikâyesinin aslında tam da biraz önce söylediğimiz makbul vatandaş yetiştirme, ehil insan üretme, siyasete ve toplumun gidişatına çok fazla karışmayan, müdahale etmeyen ve etmesi de beklenmeyen, kendisinin önüne atılan oyuncaklarla oynamaktan memnun olması beklenen bir gençlik olarak ortaya çıkıyor.

Hâsılı kelam genç kimdir diye gerek Avrupa’ya gerek Türkiye’ye gerek dünyanın farklı coğrafyalarına baktığımızda sorunun cevabı şöyle geliyor: 14 ila 30 yaş arasında yani yaklaşık 17 yıllık bir dönemi kapsayan ve bu dönemde kendisinden beklenen eğitim süreçlerine devam etmek, belki istihdam piyasalarından uzak kalarak hayatına devam etmek, evlenmemek, hayatın belli yükümlülük ve sorumluluklarını almadan hayatına devam ettirecek bir yaş aralığı olarak tanımlanan bir kavramsallaştırma ile karşı karşıyayız şu anda.

Batı tarafından yapılan bir kavramsallaştırma…

Batı tarafından yapılan ama şu an bizde de böyle işliyor, biz de aldık kabul ettik bunu. En somut örneğini nasıl görüyoruz, sündürülmüş, uzatılmış bir gençlik var karşımızda. Yani çocuk 25-26 yaşına gelmiş, hala okul bitmemiş ya da bitmiş yüksek lisans yapıyor bir işte çalışmıyor, hala annesinin ütülediği pantolonu giyiyor, hala babasının verdiği parayla kantinde yemek yiyor… Dolayısıyla artık ailelerin de meşru gördüğü, kabul ettiği “eğitim sunağı”nın önünde adanmış bir gençlik prototipi var aynı zamanda.

Dolayısıyla gençlik kimdir diye baktığımızda bir tarafta Türkiye’nin doğusunda ya da Orta Anadolu’da 14-15 yaşında evlenen, çoluğa çocuğa karışan büyük yükler altına giren bir genç var; bir tarafta da 28 yaşında hala eğitime devam eden evlenmemiş hiçbir sorumluluk almamış mesleki hiçbir sürece dahil olmamış, topluma artı katma değer sunamayan bir kişi var. İkisi de aynı mı? Değil tabi ki. Yaş aralığı belki çok yakın ama arada 13-14 yaş olmasına rağmen ikisi de genç değil yani. Burada bir farklılık olduğunu söyleyebiliriz.

“DİRİLİŞ BAŞLAYACAKSA EĞER SOHBET MECLİSLERİMİZİN DEĞİŞMESİ LAZIM”

Az önceki yaptığınız tanımlama batıdaki süreçti. Bizim de onu kabul ettiğimizi ifade ettiniz. Normalde bizim kültürümüzde, bize has olan kültürdeki tanımlama nasıl? Gençlik diye ayrı bir dönem de var mı mesela bizde?

Vahy-i ilahinin bize anlattığı çerçevede Peygamber Aleyhisselam’ın örnekliği üzerinden bir tanımlama yapabiliriz. Aleyhisselam 53 yaşında iken, Enes (r.a) 10 yaşında bir çocukken yanına verilmiş ve 10 sene boyunca Aleyhisselam Enes (r.a) ile yakinen ilgilenmiş.

Yine Aleyhisselam’ın 10-11 yaşındayken Abdullah ibni Abbas’la yaptığı bir konuşma var ki o konuşma bir yetişkine yaptığı konuşma: Allah’ı bilmesi, kimden bekleyip kimden sakınacağı, bu dünyanın nasıl döndüğüne dair. Bu bir çocukluk anlatısı değil. 11-12 yaşından sonra sorumluluklarının farkında olan bir gence hayatı ötelemeyen veya ıskalamayan bir konuşma.

Artık zihni olarak büluğ başka, fiziki olarak büluğ başka bir şey. Din açısından sorumluluk yaşına geldiği andan itibaren bizim için artık o dönem bitmiş oluyor yani bunun adına çocukluk deyin gençlik deyin çok bir şey fark etmiyor. Onun sorumlulukları ile babasının sorumlulukları çok farklı değil Allah indinde. Dolayısıyla bu anlamda o kategorizasyon biraz bize de dayatılıyor. Mesela biz buradan dönüp bu modern tanımlamalar üzerinden “Musab b. Umeyr-Genç Kahramanlar” çıkarmaya çalışıyoruz. Musab b. Umeyr genç değildi. Bu günden bakınca genç, 20 yaşında. Ortalama 40 yıllık bir ömür yaşayan toplumda 20 yaş orta yaş yani. Ama yetişkin, sorumluluk sahibi, evli barklı, iş güç sahibi... Peygamber Aleyhisselam’ın savaşlarından biliyoruz, çocuk denebilecek yaştaki sahabeler boylarını uzatarak, silahları eline alarak cihada katılmak için talepte bulunuyorlar. Toplumsal kodlama kendi içerisinde bir kategorizasyon üzerinden değil de aslında bir sorumluluk paylaşımı üzerinden oluyor. Bizdeki asıl tanımlama bu aslında.

Bizde çocuğa ihtimam vardır, gence ihtimam vardır ama bu onu özel bir tanımlamayla toplumdan ayrıştıran bir şey değildir bu durum. İslami cemaatlerin Türkiye’de modern dönemde yaptığı en büyük yanlışlıklardan birisi şudur: sohbet meclislerimiz ne zaman çocuklardan gençlerden ayrılmaya başladı, o zaman eğitim politikamız sorun vermeye başladı. Şunu demek istiyorum: sohbet meclisi bir akıştır, tek akar. Aleyhisselamın meclisinde gençler de vardır çocuk yaşta diyebileceğimiz “çocuklar” da vardır, yetişkinler de vardır, yaşlılar da vardır. Meclis dili bir akar.

Şimdilerde biz neyi tartışıyoruz; “Çocuklar edep ahlak bilmiyor. O kadar vakfa derneğe gönderiyoruz bir türlü düzeltemiyoruz, evde de zaten eğitim veremiyoruz.” Çocuğun büyük gördüğü yok ki. Yetişkin, rol modellerle teması söz konusu değil. Ama senin sohbet meclisine gelse… büyük çocukla, genç yetişkinle temas kurduğunda dilini düzeltecek, oturmasını kalkmasını düzeltecek, ortam başka türlü işleyecek velhasıl.

İki taraf için de…

Kesinlikle. Diriliş başlayacaksa eğer, meclislerimizin değişmesi lazım. Neden Osmanlı’da tekke ve zaviye sistemi işletiliyor, hikâye çok ilginç dönüyor, Sünnetullaha oldukça uygun bir sistem kurulduğunu görüyoruz. Herkes geliyor, kapı herkese açık yaş skalasında problem yok. Ve gelen o tastan nasibi kadar alıp gidiyor. Dolayısıyla bu anlamda modern, sürekli yaşıtlar üzerinden kurulan, ilkokul grubu, ortaokul grubu, üniversite grubu, yani hep o gruplarla kalan, hayatın gerçekliğiyle de temas kuramayan ilginç bir şey çıkıyor ortaya. Bu işleri biraz karma yapmak gerektiğini düşünüyorum. Usul olarak teklifim budur.

Gençlik sorunları küresel mi, bize mi özgü?

Gençlik sorunları günümüzde bütün toplumların ortak sorunu haline dönüştü. Dünya tarihinde hiç olmadığı kadar gençlere sunulan imkânlar arttı ve fakat aynı zamanda gençler hayatın içinden bir o kadar dışlandı. 30 yaşına kadar eğitim süreçleri devam eden bir gençlik aynı zamanda başıboş ve yapabileceği birçok sosyal imkân ile donanmış bir biçimde hayatına devam ediyor. Yani sorumluluğun az fakat imkânların çok olduğu bir dönemden geçiyoruz. Bütün toplumlar şu anda “bu gençliği ne yapacağız” sorusunu yakıcı bir şekilde soruyorlar.

“YAPTIĞIMIZ SOHBETLERDE MAKSADIMIZ BİR ISLAH ÇABASINI DEVAM ETTİRMEK Mİ YOKSA ÖRGÜT MANTIĞI İÇERİSİNDE ADAM DEVŞİRMEK Mİ?”

Davet çalışmasının gence, kadına, esnafa göre kategorize edilmesi doğru mudur?

Bunlar modern tanımlamalar, modern kategorizasyonlar. Kadınları ayrı erkekleri ayrı kategorize etmek, sonra kadınlar ve erkekleri kendi içerisinde okuyanlar olarak ayrı çalışanlar, esnaf grubu üniversite ekibi olarak ayrı ayrı tanımlamak… Bunlar bizim etiketlerimiz. Modern kurgu zaten toplumu tam da bu yüzden felakete sürüklüyor, modern hikâyenin süreci bu yani, toplumu kompartımanlara ayırmak, bölmek parçalamak, tek tek lokma olarak yutmak.

Peki, haklı bir tarafı yok mu? Bir esnafla bir üniversite mezunun yaklaşımları, algılama kapasiteleri farklı olabilir, 15 yaşındaki bir gençle yıllardır bu sohbetleri dinleyen biri farklı olabilir.

Farklılık nerden baktığınızla alakalı. Yaptığımız ders halkasında maksadımız bir ıslah çabasını devam ettirmek mi yoksa oradan bir örgüt mantığı içerisinde adam devşirmek mi? Burada ayrışıyor işler. Şimdi örgüt mantığıyla baktığımızda cemaatler şöyle görüyor zaten: esnaf adam hep para verecek, bu kadar. Sen okuyamazsın, vaktin yok. Üniversiteli eylemlere katılacak, gençlerle ilgilenecek, bir de kermes falan yapacak, kamplara gidecek. Orta yaş, onlar sallanırlar, gelirler gelmezler kitap okuyamazlar vakitleri yoktur. Bunlar bizim kurgularımız. Bir de sohbet meclisleri ile ilim meclislerini birbirine karıştırıyoruz. Sohbet meclisinde ortak konular konuşular, ahlak temelli. İlim meclisleri ise daha özel kurulabilir. Biz bir oturumda her ikisini de yapmaya çalışıyoruz, ikisini de maalesef elde edemiyoruz...

Biz onlara böyle roller yüklüyoruz yani.

Kesinlikle, bir yükleme var. Biraz yapıyı karma hale getirebilsek, o geçişlilikte ortaya başka bir şey çıkaracak zaten. Bir de bir süre sonra o atanmış kişilikler tabiri caizse bir gerçekliğe dönüşüyor. Dün bir grup dertli ağabeyle konuştuk. Dediler ki hocam gençlerle ilgilenecek adam krizimiz var şu an. Özellikle erkeklerle ilgilenecek. Siz ne yapıyorsunuz abi dedim. 50 yaşına gelmişiz ortaokullularla biz mi ilgilenelim dedi. Dedim abi bir dakika, sünneti yaşamayacak mıyız hep beraber. 53 yaşındayken 10 yaşındaki Enes’i (r.a.) alıp 20 yaşına kadar 10 yıl büyüten, yanından ayırmayan bir Peygamber Aleyhisselam var. 53 ile 63 arasındaki kim diyorsa ki çocukla ilgilenilmez, büyük bir yanılgı/hatadır bu. Problem yaşta değil problem senin meseleyi nasıl gördüğünle, nasıl yol yürüdüğünle ilgili. Mesela bu bir peygamber geleneğiyse biz bu geleneğe tam talibiz elhamdülillah. Abiler madem çok dertli, sahaya inecekler o zaman. Ama sahaya inerken kulaklarını açacak herkes, muhasebesini yapacak. Hata yaptık mı yapmadık mı?

5 tane teşkilatlanma modelimiz var bizim, bunlardan başka bir şey yapamayız. Nedir mesela; sohbet yaparız, çocuğu müzeye götürürüz, kamp yaparız yazın, top oynatırız sosyalleşsinler diye, bir de yemek veririz, tamam bizim teşkilatlanma modelimiz budur. Dünya değişeli yıllar oluyor. İnsanın hikâyesi değişti. Eskiden yemek vermen anlamlıydı. Şimdi milletin karnı tok, en fakirin bile karnı tok. Eskiden topa götürmen müzeye götürmen anlamlıydı. Şimdi ortalık bu imkânlardan kaynıyor. Eskiden kitap okuman da anlamlıydı şimdi her tarafta bedava kitap dağıtılıyor. Daha da iddialı olayım, eskiden sohbet de anlamlıydı, şimdi senden 10 kat daha güzel sohbet yapan hocalar var internette. Sen oturuyorsun, tek düze, didaktik ve ruhsuz biçimde anlatıyorsun, genç de iki dinliyor sonra gidiyor. Mecbur mu, değil. Başka ne olmalı? Asıl kilit nokta burası. Peygamberimizin (a.s.) o ilk ekiple ve sonrasıyla miras bıraktığı insanlarla bizzat hâllenme süreci, dertleşme süreci. Bizde nasıl peki, adam yıllarca sohbetine gelmiş, adamın ne derdi var bilmiyorsun. Evinin yolunu bilmiyorsun. Adamın evine misafir olmamışsın. Ama haftalık olarak 10 yıldır sohbet meclislerinde buluşuyorsun. Bunlar alabildiğine yapay ilişkiler. İnsanlar buna doymuş durumda.

Başka bir noktaya temas edelim şimdi. Daha da önemli bir nokta bence. Sohbet tarzımızı değiştirmemiz lazım. Hala 4 terim üslubuyla din anlatılmaya çalışılıyor. Hem de bu toplumda. (Yanlış anlaşılmasın terimler anlaşılmış ya da eskimiş değil.) Gencin cinsiyet karmaşası var, madde bağımlılığı var, her şeye bağımlı olmuş; internete, tv’ye, sosyal ilişkilere bağımlı vs. adamın ailesinin dinle alakası yok. Hala da 4 terim üzerinden… Bu kişinin aradığı başka bir şey. Şimdi risalet niye 23 yıl sürmüş diye dönüp baktığımızda, niye tesettür emri 19. yılın sonunda 20. yılın başında gelmiş diye baktığımızda hikâyeyi anlıyoruz. Kalp kapanmadan kafa kapanır mı? Biz daha adamın gönlü yeni kapanmaya başlamışken hemen kafasını kapatmasını bekliyoruz, kapatmayınca da davayı sattı diyoruz, sırt çeviriyoruz. Bir tanesi, “Hocam beş yıl ilgilendim, hiçbir şey çıkmadı” dedi. Çok iddialı olduğunu, risaletin neredeyse beşte biri kadar zamanda gereken her şeyi yaptığını düşünebildiğini söyledim. Biliyoruz ki 23 yıl uğraşıldıktan sonra, 2 yıl geçmeden bile yoldan çıkmalar başlayabiliyor. Hayat böyle. Kime kızıp nereyi terk ediyoruz? Zaten şeytan bekliyor.

Bir de şunları söyleyelim; bizim dükkânımızda biraz önce söylediğimiz 5 tane ürün var. Kamp, kitap okuma, sohbet, çocuklar yazsın diye dergi çıkartılır, bir de gezilir, top oynanır. Bunlar tezgâhta duruyor. İddiamız da “dinin tezgâhı”nı açtığımız şeklinde. Genç geliyor, başka mal yok mu sizde diye soruyor, yok deniyor, bunlarla cennete gidilir. Abi tezgâhın altında falan başka bir şey yok mu varsa ben de geleyim, yok deniyor. Peki, ben gelmiyorum öyleyse diyor. Sorsak ona başka bir fikri var mı diye, var abi şunu yapalım diyecektir. Abi önce kıvranmaya başlıyor. Şimdi bunu nasıl yapacağız bilmiyorum diyor. Otoritesinin sarsılacağını düşünüyor. Çünkü dini bilgisi zayıf. Dini “bilgi” olarak algılıyor. Burası çok önemli bir nokta. İkincisi, sürekli tahakküm altında tutması gerektiğini düşünüyor genci.

Sen onunla yol yürümeye niyetlensen, tıpkı Peygamberimiz (a.s.) gibi. Yasir ailesi neresinden vuruldu dine, ayetlere. Göç ailesi, travma ailesi, Yemen’den gelmiş. Gariban. Allah bir elçi gönderiyor, Resulullah (s.a.v.), o da geliyor toplumda kimsenin böcek yerine bile koymadığı bir aileye ben sizi çok seviyorum diyor. Subhanallah. Bu nasıl bir itibar, bu nasıl bir muhabbet yani. Biz şimdi birazcık farklı gördük mü karşımızdakini, yüzümüzü ekşitiyoruz.

Kanaatim şu: Türkiye son yüzyılda hiç görülmediği kadar, bugünlerde gürül gürül akan bir İslam nehrinde yüzüyor. İnsanlar hiç olmadığı kadar tebliğe açıklar ve açlar. Ama hiç olmadığı kadar da bunu kucaklayacak gönül sayımız azalmış durumda. Adamın tahammülü yok, gönlü geniş değil, ufku dar, yol yürüme telaşı yok, merhamet yok. Bir örnek vereyim. Bir gün bir Yahudi geliyor, Es-samu aleyküm Ya Muhammed diyor, yani öl geber Allah’ın laneti üzerine olsun Muhammed diyor. Peygamberimiz ve aleyküm diyor. Aişe validemiz içerden duyuyor, dayanamıyor, çıkıp yahudiye çıkışıyor. Adam gittikten sonra Peygamberimiz Ya Aişe ben cevabımı vermiştim, böyle deme diyor. Niye diyor bunu? Belki de cehennemin dibini boylayacak bir İsrailoğluydu. Ama şu, ya değişirse? Ya dönerse? Adam azıcık laik, azıcık Müslüman, azıcık Atatürkçü, azıcık ateist geliyor yanımıza. Abi sana yapacak bir şeyimiz yok ya, Allah seni kurtarsın ya, sen çok hastasın diyoruz. Peygamberimiz (a.s.) zamanında da azıcık Allah’a inanıyorlardı, azıcık müşriklerdi, azıcık atalarını seviyorlardı, azıcık milliyetçilik vardı…

“PEYGAMBERİMİZ’İN MERHAMETİ, SABRI, KUŞATICILIĞI ELHAMDÜLİLLAH YOL NİŞANEMİZDİR.”

Şu ana kadar kısmen değinmiş olduğumuz İslami hareketlerin gençlere yaklaşımında dikkat etmesi gerekenleri madde madde özetleyecek olsak…

Ben imam hatiplere konferansa gidiyorum. Gittiğim konferanslarda hocaları salondan çıkartıyorum önce. Çocuklar seviniyor, alkışlıyor. Her şeyi, ne kadar dertleri varsa konuşuyoruz. Neler soruluyor bir bilseniz. Diyor ki kızımız, hocam ben çok dindarım, namazımı kılarım ama birisiyle çıkıyorum, hiç de elini tutmadım. Caiz değil mi? Bir başkası, hocam ben namazımı kılarım diyor. Çıkıyorum ama elimi bir kere tuttu diyor. Şimdi benim bekâretim bozuldu mu? Ya da hocam ben çıkmanın haram olduğunu biliyorum, uzaktan 6 seneden beri seviyorum. Sevmeye devam etsem haram olur mu? diyor. Bu gençler, bu ülkenin sokaklarında yaşıyor, bu ülkede büyüyorlar ve gençlerin büyük dertleri var. Biz sadece karşılarına geçip, “Arkadaşlar, İsrail meselesi çok önemli mesele. Arkadaşlar Ortadoğu yanıyor” diyoruz. Genç de benim kalbim yanıyor ama diyor. Ortadoğu’yu da anlatalım tabi ki ama tebliğ, davet önce biricik olmalı. Tek tek her gönle bir şekilde nüfuz edecek, o gönlün derdiyle dertlenecek şekilde olmalı. Dolayısıyla önce Anadolu tabiriyle “sokma akıl” döneminden çıkmamız gerekiyor, “sokma akıl” 7 gün sonra çıkıyor çünkü. Aklı sokuyoruz ama çocuk sınıftan çıkmadan çıkıyor akıldan. Soru sormayana verilen cevapların kıymeti yok. Soru sormuyorsa istediğin kadar anlat, duymuyor ki seni. Talebi yok yani. Biz önce talebi oluşturmaya çalışıyoruz, motive ediyoruz. Yarım yamalak kulağını ya açıyor ya açmıyor, sonra aradan bir şey sokmaya çalışıyoruz gönlüne, zihnine. Gençliğin şu anda kulaklarının çok açık olduğu başlıklar var. Buralara girmemiz gerekiyor. Şimdi bambaşka bir dil var, biz ise hala aynı şeyleri anlatmaya çalışıyoruz. Çocuklar da şuna “gıcık” oluyorlar; “siz bilmezsiniz çocuklar, 28 Şubat sürecinde…” diye başlıyorsunuz ya, bize böyle hocalar getirmeyin Allah rızası için diyorlar. Bu çok kötü bir şey, insanı ahmak yerine koymak gibi bir şey.

Bir başka nokta, onların dertlerine dair onları konuşturabildiğimiz bir ortamlar zinciri oluşturmamız gerekiyor. Eski sohbet geleneğimizi modern grup çalışmalarına yaklaştıracak şekilde bir düzenleme. Çocukların sohbeti anlatan hocadan çok daha fazla söz alıp konuştuğu, onların cümleleri üzerinden hikâyelerin kurulduğu bir şeyler yapılması gerekiyor. Bunun bir diğer tarafı da genç ile geziyoruz belki ama derdi ile ilgili, mesela anne-babasıyla arasındaki varsa bir problem ile ilgili hiç konuşulmuyor. Geçenlerde bir imam-hatipte 350 gence gözlerini kapattırarak bir anket yaptım. Sorduğum soru şu: Son bir ayda anne veya babasından herhangi biriyle bir saat vakit geçirenler parmak kaldırsın. 15 parmak kalktı. Ne yapacağız, ne konuşacağız şimdi bu durumda olan gençlerle biz.

Ki çocuklarını imam-hatibe gönderen muhafazakâr kesimdeki tablo bu…

Tabi tabi. Ne konuşacağız şimdi biz. Bu adam biriyle halleşecek, dertleşecek, sorununu açacak, omuz arayacak, omuz bulacak. Sen olmazsan bir başkası omuz olacak yani.

Bir başka nokta, kitap okuma üzerinden değişim politikasını değiştirmemiz lazım. İnsanlar kitap okuyarak değişmiyorlar. Peygamberimizin (a.s.) cevher ümmeti ashab-ı kiram kitap okuyarak değişmedi. Davetçinin beceri kâşifi olabileceği bir noktayı geliştirmemiz gerekiyor. Adamın belki benim cemaatime katkısı olmayabilir ama ümmete katkısı olsun. Onun donanımını Rabbimiz Teâla’nın ona ihsan ettiği birkaç beceri üzerinden geliştirmeliyiz.

Bir başka nokta, şu anda gençler cümle kurabilecekleri rahatlığı görürlerse bütün hikâyelerini eski nesillerle hiç benzemeyen şekilde bütün detaylarıyla açıyorlar. Grup çalışması yapan arkadaşlara söylüyorum, son bir sene içerisinde 15 kişilik bir grupla ilgilendin ve oradan en az bir veya iki arkadaş, benim şöyle bir sorunum var, diye yanına gelmediyse o grubu feshetmesini söylüyorum. Niye? Hepsinin bir derdi var ve seninle paylaşamayacağı bir dil kurmuşsun.

Bir başka nokta da birlikteliklerimizi yeniden düzenlememiz lazım. Yani buluşunca 2 saat sohbet 15 dk çay ve ardından dağılma şeklinde değil de 4 saat mi beraberiz, 15 dk hadis-ayet okuyalım ve geri kalan 3 buçuk saat adamla muhabbet edelim. Halleşelim, ortak bir iş yapalım. Ayakkabı mı alacağız, beraber gidelim ve adam seni alışveriş yaparken de görsün, selamını, kelamını, ticaretini görsün, bir bankanın önünden geçerken yüzünün buruşmasını da görsün, yani seni görsün, bir model görsün. Böyle sohbet mi yapılır demeyin, sohbette başka ne yapılır. Abdullah b. Abbas (r.a.) ile ilgili anlatılan rivayet çok basit, yolcuyu bineğinin arkasına atıyor ve terekesinde yolda giderken konuşuyor Aleyhisselam, bir dakikayı boş geçmiyor. Orada tebliğ, davet devam ediyor, eğitim devam ediyor. Dolayısıyla o süreci doğallığında akıtacak bir şey bulmamız lazım.

Bir başka husus ta Allah (c.c.) tarafından bize emanet edilmiş kardeşlerimize bir rakam, bir grafik, bir kelle, bir fotoğraf malzemesi gibi bakmamamız gerekiyor. Nuh Aleyhisselam’a 950 yıl sonunda 10 kişi gelmedi, biz kimiz ya. 3 kişi geliyorsa sevin, secde et. Dolayısıyla bir reklam malzemesi yapılmamalı, bu konuda samimiyetten asla ödün verilmemeli. Allah rızası için şu fotoğraflama, afişleme işini bırakalım. İki omzumuzda melekler kayıtta çalışıyorlar zaten. İş bizim işimiz mi ki de o işin altına imzamızı atıyoruz. Kuyumcunun sokakta bağırdığını gördük mü hiç? Oturur dükkânında bekler ve müşterisi gelir onu bulur. Hurdacı bağırır. Bizim iş hurdacılığa dönmüş. Avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz ve buna davet diyoruz. Afişleme ile video ile yaptığımız faaliyetleri göstererek ne de güzel işler yaptığımızı, ailelerin bunlara bakarak çocuklarını bize göndereceğini umuyoruz. Vallahi gönderen Rabbimiz’dir, anne-babaları göndermiyor bize. İşimizi yapalım, samimiyetimizi ortaya döküp secdeye kapanalım ve diyelim ki: “Ya Rabbi ne kadar dertli gönül varsa beni onla onu benle buluştur, beni ona onu bana layık kıl”.

Ve son nokta, cemaat ve vakıf merkezleri yangın söndürme yeri değildir. Yangın evde söndürülür. Ağabeylerin elinde sanki yangın tüpleri, ebeveynlerde koşarak geliyor “bizim çocuk yanıyor, alın bunu söndürün” deniyor. Yok böyle bir şey. Ağabeyler onunla yol yürür, destek olur. Onun yangını evde sönmeli.

Yani babaların bu misyonunu onlardan devralmak, aileyi devreden çıkarmak gibi…

Tabi ki. Ayrıca bu durumu meşrulaştırmış gibi oluyoruz. Adamın babası varken biz kimiz ki?

Dolayısıyla sakin, zamana yayılmış, asla zorlamadan, asla gaza getirmeden, teklifi sunmak ve beklemek… Peygamber (a.s.) yöntemi gibi. Kimseyi zorlamadı. Fıtratın ötesinde hiçbir çağrıda bulunmadı. Yetmedi, muhatabına göre o çağrıların bazılarını yumuşattı. O merhamet, o sabır, o kuşatıcılık elhamdülillah bizim yol nişanemizdir.

“TÜRKİYE’NİN TARİHSEL VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM HİKÂYESİYLE BERABER YAŞANAN BİR SÜRECİN İÇİNDE OLDUĞUMUZUN FARKINDA OLMALIYIZ”

Son 13 yıl neyi değiştirdi? Hem gençlik açısından, hem de gençlik çalışması yapan oluşumlar açısından.

Birkaç tane nokta var. Birincisi, 28 Şubat sürecinden sonra Türkiye’deki gençlik çalışması yapan pek çok vakıf, dernek, cemaatin gençlik tabanlı çalışmalarının gün geçtikçe azaldığına tanık olduk. Hem yaşanan siyasal ve toplumsal atmosferin getirmiş olduğu bir etki, hem de bunun ötesinde gençlik hareketlerinin ve özellikle gençlik tabanlı çalışma yapan grupların kendilerini bu anlamda yenileyememe ya da gençliğin dilini anlayabilme noktasında yeteri kadar özenli davranamama gibi bir sorunla karşı karşıya kaldığına tanık oluyoruz. Geçmişte gençlik çalışması yürütmüş yetişkinlerle görüştüğümüzde hep aynı söylemi duyuyoruz. Gençlik bozuldu, gençlik dünyevileşti, gençlik siyasetten uzaklaştı gibi cümleler söyleniyor. Gençlerle görüştüğümüzde de bunun karşılığını böyle görmüyoruz. Tam tersine çok hareketli bir gençlik de var karşımızda. Burada bir yenilenme sıkıntısının olduğu ortada.

İkincisi, sadece okullar dışında sivil toplum platformunda bir şekilde gençlerle ilgilenme imkânı İslami oluşumların elinde varken şimdi gençlerin günlerinin büyük bir çoğunluğunu geçirdiği okulların da bu sürece dâhil olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Eskiden şöyleydi, bir lise veya ortaokul hocası okuldan çıkar, bir dernek, vakıfta gençlik çalışması yapmaya devam ederdi. Şimdi okulu da buna müsait hale geldi. Dolayısıyla dışarıda iş yapmak bir miktar anlamsızlaşmaya başladı.

Bir başka nokta, eskiden gençlik çalışmalarında üniversiteyi bitirdikten sonra gönüllü şekilde 3-5 yıl gençlik çalışmalarında fisebilillah koşturan tırnak içinde “gençlik çalışanı” diyebileceğimiz insanlar, özellikle son 10 yıldır, yerel yönetimler üzerinden pek çok gençlik çalışmasına “profesyonel çalışan” olarak da dâhil oldular. Mesela bilgi evleri, gençlik merkezleri gibi yerlerde çalışan pek çok kişinin belki böyle imkânlar olmasa cemaat, vakıf merkezlerinde sivil toplum kuruluşlarında ya gönüllü ya da yarı profesyonel çalışmaya devam ettiğine de tanık oluyoruz. Aslında cemaat, vakıf merkezlerinde yürütülen mikro çalışmaların biraz daha toplum tabanlı yürütülmeye başlanmasına tanık oluyoruz. Burası önemli. Bir vakıf merkezinde belki 150 kişiyle ilgilenebilme imkânına sahip olan bir hoca, bu gibi imkânlar vesilesiyle çok daha fazla kişiyle ilgilenme imkânına sahip oluyor. Bir nitelik azalması yaşıyor muyuz? Evet, yaşıyoruz. Bunda da problemin yeni nesilde değil eski nesilde olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’de 1970 sonrası İslami hareketin büyük oranda tabanını oluşturan ve şu anda da önder sayabileceğimiz pek çok hoca, ağabey büyük oranda maddi yokluklarla hayatlarına devam ettiler. Ama şimdi yeni gelen nesil böyle değil. Karşımızda birkaç dil bilen bir genç var. Başka şeyler anlatmamız gerekiyor. Bizim 3-5 başlıktan oluşan klasik anlatılarımız günümüze cevap vermiyor aslında. Bu anlamda yaşanan süreç itibariyle dönüp baktığımızda 13 yıllık değişim süreci büyük oranda toplumun da genel değişim seyriyle paralel hareket ediyor. Tırnak içinde “Müslümanların” iktidarda söz sahibi olduğu bir ülkede bir toplumda insanlar sorumluluklarını bir miktar iktidara atmış olabilirler. Zira insan karakteri sorumluluğu başkasına atmayı sever.

Örneğin; Türkiye’de şu an her yerde imam hatipler açılıyor, açılmaya devam ediyor. İmam hatiplerdeki öğrenci sayısı 1 milyona yaklaştı. Ama biz buralarda niteliği nasıl artırabileceğimizi konuşmuyoruz da “her yere imam hatip açıldı, kalite düştü” diyoruz. Bir Müslüman meseleye böyle bakmaz. Bir Müslüman, Allah bir imkân göndermiş, biz buna layık olup bunu daha iyi nasıl değerlendirebiliriz diye bakar.

Biraz daha esnek yaklaşmamız gerektiğini ve özellikle Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal değişim hikâyesiyle beraber yaşanan bir sürecin içinde olduğumuzun farkında olmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu topraklarda gençlerle ilgilenecek olan kişilerin çok daha esnek, dili-söylemi-eylemi bir akan, örgütlü ama aynı zamanda özgün bir yaklaşımla örgütlülüğünü korumuş olan bir söylemle işin yürümesi gerektiğini düşünüyorum. Ve bunu yakalayabilecek olan bir gençlik hareketine Türkiye’de belki milyonlara ulaşabilecek sayıda gencin iltifat edeceğini düşünüyorum. Zira boşluk çok büyük fakat bu boşluğa tekabül edecek bir dil problemi yaşıyoruz. Belki çalışmalarımızın tamamını da bu noktaya çevirmemiz gerekiyordur.

Yani mevzunun her ne kadar iktidara bakan tarafı olsa da bizler mevzunun bize bakan kısmına bakalım, kendi hatalarımızı düzeltelim, kendimizi revize edelim diye öneride bulunuyorsunuz.

Kesinlikle. İşin siyasete, iktidara bakan kısımları ile ilgili öneriler de olabilir, eyvallah. Ama ben işin bize bakan tarafındayım. Dert yanma, ağıtlar yakma hakkımız yok. Süreci biz yürütmeliyiz. Bu konuda el birliğiyle çalışılmalı ve biraz daha mümkünse kulaklar diğerine açık şekilde yol yürüme becerisi geliştirilmeli. Bu topraklarda 20 milyon genç var. Buna değil 3-5 vakıf, dernek; 500 tane olsa yine yetişemez.

Aynı sorunun gençlere dönük kısmı için neler dersiniz? Yani son 13 yıl içerisinde gençlerde gözlenebilecek belirgin değişimler var mı, neler?

Onlar da maddi ve sosyal refah imkânlarından faydalanıyorlar. Ama pek çok genç ile yapılan görüşmede gönüllerinde Allah rızası için çalışma, rıza-i ilahiye uygun bir hayat sürme derdi sönmüş değil aslında. Hatta pek çoğu yaşadığı bu imkânların artışından muzdaripler de. Biraz kurcalamaya başladığınızda bu net bir şekilde ortaya çıkıyor. Gençlere kızıyoruz belki ama yetişkinlerin zihinleri de o kadar deforme olmuş durumda ki… Mesela Anadolu’da bir organizasyona davet ediliyoruz. Organizasyonun yapıldığı otel alkol de satıyor… O otelde de biz “İslam’da Gençlik” konusunu konuşuyoruz. Yani en yukarılarda bile ciddi bir deformasyon varken gençlerde de bunun olması çok normal. Model bulamıyor çocuklar, örneklik krizi var. Ya örneklerimiz çok sert ve bu toplumun gerçekleriyle örtüşmeyecek kadar toplumdan kopuk ya da sadece kendileri gibi gördükleri insanlarla muhatap oluyorlar. Tam bir vasata ihtiyaç var. Hem bu toplumla bağları kuvvetli, aynı zamanda La İlahe İllallah Muhammeden Resulullah söylemini bu toplumun bu zamanki diline bir şekilde adapte edebilecek bir yaklaşımı esnemeden, eğilip bükülmeden ortaya koyabilecek model krizi yaşıyoruz. Dolayısıyla gençler açısından baktığımızda da yaşadıkları problemlerden ötürü mutlu değiller fakat ne yapacakları konusunda yol gösterecek imkânlardan, rehberlerden yoksun bir şekilde hayatlarına devam ediyorlar.

Kıymetli Hocam vize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Allah razı olsun.

 

Faydalanmak isteyen kardeşlerimiz için hocamızın eserleri omermiracyaman.com adresinde bulunmaktadır

Copyright 2018 © RAHLE DERGİSİ