Billurları incitmeyiniz - rahle.org

Billurları incitmeyiniz - rahle.org

Billurları incitmeyiniz


Facebookta Paylaş
Tweetle

 

Merve KAHRAMAN ÖZTÜRK

İncelik, en çok kadına yakışır. Belki de bu sebepten, inceliğe dair ne varsa kadim zamanlardan beri kız çocuklarına isim olmuştur: Zarife, Nezaket, Nazik, Narin, Latife, Edibe, Nadide, Rikkat… Kadının taşıdığı bu incelik yalnızca isimde kalmaz, onun karakterinde de görülür. “Edep güzeldir, kadında ise daha güzeldir.” sözünde de görüldüğü gibi, kadın, insana ait güzel vasıfları daha da güzelleştirir, onlara ayrı bir değer katar.

İnce olana incelikle yaklaşmak, rakik olana rikkatli davranmak gerek. Hanımları taşıyan deve hızlanınca Enceşe’yi, “Billurları incitmeyesin.” sözüyle uyaran Peygamberimiz (sav) gösteriyor bize bu hassas davranışı. Peki, çağımıza baktığımızda ne görüyoruz bu konuda? Modern zamanlar neleri alıp götürdü bizlerden? Havva’yı, Meryem’i, Asiye’yi baş tacı eden kutsal kitapların söylediklerinden ne kaldı? Hadi daha da daraltalım çerçeveyi, Kur’an’dan süzülen incelikleri davranışlarıyla gösteren Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) ümmeti bu inceliğin neresinde? O’nun Enceşe’ye söylediklerini, bir minibüs şoförüne söyleyemeyiz şimdi. Ekmek davasından bahseder adam bize, aynadan ters ters bakar. Çünkü öncelik maddi kazanç, yani para! Çünkü insanlar zamanla yarışıyor. Çünkü dört tarafımızı madde çevirmiş.

Evet, maddenin hüküm sürdüğü noktada hatır, gönül, kalp, nezaket kayboluyor. Evinde ayaklarını uzatmış otururken, içeri giren Hz. Osman’ın hayâsından dolayı ayaklarını toplayan Peygamberin ümmeti olarak, kaybettiğimiz o inceliğin peşine düşüyoruz günümüzde. “Bacaklarını topla!” kampanyası başlatıyoruz. İçerik şu: Metroda, otobüste, metrobüste erkeklerin iki kişilik yer kaplarcasına bacaklarını açarak oturması hanımları rahatsız ediyor. Durum artık rahatsızlığın da ötesine geçtiği için seslerini bu şekilde duyurmaya çalışıyorlar. Aslında sırf bu kampanyanın yapılması bile utanılacak hâl ü pür-melâlimizi ortaya koymuyor mu?

“Genel”in dışında, adına “muhafazakâr” denilen “bizim” yaşadığımız ve yaşattığımız durumlar var. Öncelikle erkeklerin aşırı koruma içgüdülerinden ve Veda Hutbesi’ndeki “emanet”i yanlış anlamalarından dolayı kadınların yaşadığı mahrumiyetler söz konusu. Bu mahrumiyetler çoğunlukla kadının cemiyet hayatının dışında tutulmasına, saf dışı edilmesine sebep oluyor. “İbadethanelerimiz” olan camilerimize bakarsak bu durumu daha net görebiliriz. Namaz için camiye yönelen kadın “Hanımlara Mahsustur” yazısının önünden geçiyor ve kendisi için ayrılan kuytu, rutubetli, ışıksız, daracık bölüme giriyor… Hz. Peygamber’in (sav) sayıları azaldığı zaman sitem edip haber yollayarak mescide davet ettiği kadınların şimdilerde de ibadethanelerde aynı özenle, aynı incelikle ağırlanması gerekmez mi? Abdest alma olanaksızlığı giderilemez mi? Mihrimah Sultan Camii’nde bu rikkatin güzel bir örneği var. Gayet havadar, geniş ve caminin diğer yerleri kadar özen gösterilmiş bölümdeki levhada yazılanlar şöyle: “Bu bölüm Cuma namazları da dâhil tüm vakit namazlarında bayanlara ayrılmıştır. Üsküdar Müftülüğü.” Benzer hassasiyeti keşke tüm müftülükler gösterse…

Bahsettiğimiz bu meselelere ilmî sohbetleri de ekleyebiliriz. Değerli hocaların, düşünürlerin bilgi, fikir ve tecrübelerini anlattığı sohbetler/konferanslar düzenleniyor. Ne güzel. Ancak insana kendini yenileme ve diri tutma imkânı sağlayan bu toplantılar, genellikle geç saatlerde yapılıyor. Aynı zamanda evlat, eş, anne olan hanımların o saatlerde dışarıda olması neredeyse imkânsız. Bir incelik düşünülüp bu tür faydalı sohbetler hanımların da katılabileceği makul bir saatte yapılamaz mı? Büyük ölçüde hayatın her alanında söz sahibi/etkin olan erkekler, kadınların hem ibadethanelerden hem ilmi sohbetlerden mahrum bırakıldığının ne ölçüde farkında? Peygamberimizin (sav) “Bazen cemaatte bir çocuk sesi duyarım, annesi telaş etmesin diye namazı erken bitiririm.” sözündeki cemiyete, oradaki rikkate bir bakmak lazım…

İğneyi ve çuvaldızı “kendimize” batırmaya devam edelim. İslam’ın sadece fıkhî yönü Müslümanca hayat için yeterli değil. İlmihal bilgilerinin ötesinde “bir yaşam tarzı” geliştirmeliyiz. Peygamberimiz (sav) sadece orucun nasıl tutulup namazın nasıl kılınacağını göstermedi bize. Nasıl bir eş, nasıl bir baba, nasıl bir arkadaş olunacağını da gösterdi. Kendisi işe, camiye, ilmi toplantılara, çeşitli etkinliklere giderken eşini ve kızını hep evde bırakan erkeklerin; eşi Hz. Ayşe davet edilmediği için yemek teklifini reddeden Peygamberden haberleri var mı? Kendilerine sorulsa eşini ve kızını çok sevdiğini söyleyeceklerdir, ancak onları ihmal ettiklerini ne kadar düşünmektedirler? Eşini bayram yerine gösterileri izlemeye götüren, dönüş yolunda onunla yarışarak onu eğlendiren, “kördüğüm” gibi sevdiğini söyleyen bir eş olan Peygamberimizi (sav) örnek aldıklarını söyleyebilirler mi bu tip erkekler?

Nezaket, Peygamberimizin (sav) sünnetidir. Ve elbette sadece erkekler için değil kadınlar için de sünnettir. Şimdiye kadar kadının ince yapısından ve ona rikkatli davranmayan erkekten söz ettik. Meseleye bir de günümüz kadınlarının gitgide bozulan fıtratı açısından bakalım. Modern zamanlarda kadının benliği giderek bozuluyor; ince, rakik ruhlar kapitalizmin gölgesi altında kayboluyor. Konuşma, giyim, davranış konularındaki kabalaşmalar bir yana, asıl mesele “ruh kabalığı”. Evlilik meselesinden örnek verelim: Artık hanımlar kendisine talip olan erkekte namaz kılma ve kendini geçindirecek kadar maddi güce sahip olma gibi kriterleri önemsemiyor, aşk ve muhabbeti yeterli bulmuyor; falan semtte bir ev, filan marka bir araba, dolgun bir maaş gibi maddî özelliklere göre eş seçiyorlar. Artık kına ve düğünleri organizasyon şirketleri düzenlemeli, eşyalar eksiksiz dizilmeli, gelinlik özel bir moda evinde diktirilmeli… Bunlarla kurulmazsa yuva “huzurlu” olmaz(!) Oysa kalıcı olanın sevgi ve sadakat olduğu, maddenin ne kadar çabuk eskidiği göz ardı ediliyor. Bir arkadaşımdan dinlemiştim: Arkadaşımın anne ve babası düğün öncesi nişan alışverişi yapıyorlar. Tabii yanlarında aile büyükleri de var. Alışverişin bir noktasında adamın parası tükeniyor. Kadın, “Aa, bana verdiğin parayı unuttun galiba.” diyerek çıkarıp kendi parasını adama veriyor ve onun mahcup olmasını engelliyor. Ne kadar ince bir davranış… Bu incelik üzerine kurulu bir yuvayı düşünün… “Birbirimize gülden ağır söz etmedik.” diyen ninelerin, dedelerin nazik ruhlarını düşünün. Bu zarif geçmişin mirasçıları olduğumuzu hatırda tutmalıyız.

Evet, zarif geçmişin: Kapıda iki tokmak var, küçük tokmak vurulunca bir hanım misafir geldi demektir. Misafire “Aç mısın?” diye sorulmuyor, aynı anda su ve kahve sunuluyor, misafir hangisini seçmişse ona göre ikram yapılıyor. İçinde hasta olan evin penceresine menekşe konuluyor ve o sokakta sükûnet böyle sağlanıyor. Evdeki hizmetçinin onuru kırılmasın diye, onun verdiği zarar ev sahibince karşılanıyor. Müşteri, siftah yapmayan komşu esnafa yönlendiriliyor. Göçmen kuşlara yuvalar inşa ediliyor. … Bunlar elbette kadın-erkek ilişkilerine de yansıyor. Yuvadan başlayan incelik adım adım yayılıyor hayatın her safhasına. Maalesef günümüzde bu hassasiyetleri büyük oranda kaybettik ve daha faydacı, maddeci, kaba bir hâle düştük. Kadınlar, bu keşmekeş içinde kaybettikleri kendilerine has incelikli kimliği yeniden kazanmalı, erkekler de kadınlara karşı evde, işte, toplu taşıma araçlarında daha rikkatli davranmalı; onları yok saymak, unutmak hastalığından vazgeçmeli. Daha nezih ve incelikli bir yaşam için dünya derdinden kurtarmak gerek ruhu. Dünyada bulunuş nedenimizi unutmadan, o incelik içinde yaşamak gerek. Ne diyordu Cahit Zarifoğlu: “Burası dünya / Ne çok kıymetlendirdik / Oysa bir tarla idi / Ekip biçip gidecektik…”

 

 

Copyright 2018 © RAHLE DERGİSİ