Kur'an'ı Anlamada Yöntem - rahle.org

Kur'an'ı Anlamada Yöntem - rahle.org

Kur'an'ı Anlamada Yöntem


Facebookta Paylaş
Tweetle

Mehmet Akifoğlu

“Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik” (Bakara-151).

Rabbimiz kitabıyla tüm insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak istemekte ve hidayetini bu sayede ulaştırmayı dilemektedir. “Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik” (Hadid-25).

İlk emir olması hasebiyle de açıktır ki, muhatap olduğumuz kitap okunarak tesir ve fayda sağlayacaktır. Tabidir ki salt bir kıraat değil, anlama temelli bir okuma yani “akletme”ye sevk edecek bir okuma. Kur’an’da oldukça sıklıkla geçen insanı düşünmeğe çağıran ayetler Kur’an’a bu şekilde yönelmek gerektiğini göstermektedir. Bununla birlikte “Allah, düşünüp anlasınlar diye ayetlerini insanlara açıklar” (Bakara-221). «Biz öğüt alacak bir kavim İçin ayetleri ayrıntılı bir biçimde açıkladık.» (En’am-126)

Kur’an’ın açıklanmış, anlaşılır bir kitap olduğu kendi ifadesi ile ortadadır. Fakat Kur’an’ın farklı şekillerde anlaşılma sorunu ilk Müslümanlardan başlayarak günümüze kadar hep var olagelmiştir. Sahabelerin Kur’an’ı anlamak için Resul (sav) ile birebir ilişkilerinin olması, pratikte bu çabayı oldukça kolay aşmalarına vesile olmuştur. Zaten vazifesi bu olan bir elçi her an yanlarındadır ve O’nun güzel örnekliği anlamanın ötesinde yaşayan bir Kur’an olarak ortadadır.

Peygamber’in (sav) Kur’an’ı açıklaması Kur’an’daki hükümlerin doğru anlaşılması ve uygulanmasına yönelik izahlardan kıssaların detaylarını kadar değişik konularda olmaktaydı. Bazı rivayetler bu izahların çok fazla olmadığı yönünde olsa da Kur’an’da peygambere bu görevin bizzat verilmesi bu rivayetlerle çelişmektedir.

Efendimiz (sav)’in vefatlarından sonra sahabe aynı misyonu ifa etmeye devam etmiştir. Değişen toplumsal şartlara göre Kur’an ışığında toplumsal sorunların hal’i noktasında sahabenin önde gelenlerinin Kur’an anlayışlarındaki derinlik dikkate şayandır.

Burada vurgulanması gereken bir nokta Kur’an’ın Arap dilinde ve indiği dönemden önce meydana gelmiş ve çok iyi bilinen olaylar ya da davet sürecinde oluşan olaylar karşısında peyderpey indirilmiş olduğudur. Bununla Kur’an miladi 7. asrın Arap insanını hedef almıştır demek tabiî ki yanlıştır ve O’nun evrenselliğine ve gayesine aykırıdır. Bununla birlikte Rabbimiz bu şekilde dilemiş ve örnek olarak tüm nesillere sunacağı numune toplumun inşa sürecini baz alarak vahyini bu çerçevede indirmiştir. Bu açıdan bakıldığında Kur’an’ı ilk nesil çok daha kolay algılamıştır. Gerek dil yönünden gerekse Kur’an’ın vurgu yaptığı tarihi, coğrafi ve sosyal yapıya olan aşinalıkları buna katkıda bulunmuştur.

Bahsettiğimiz etki antropolojik bir Kur’an okuma biçimi olan ve oryantalistler tarafından -özellikle Japon oryantalist Izutsu  Kur’an’ı okumada bir metot olarak kabul edilen- “semantik yöntem”e yakın bir anlayış olarak görülebilir. Fakat bu yöntemin sebep olduğu yanılgılı sonuçlar göz önüne alındığında böylesi bir metodu baz alarak yukarıdaki çıkarsamaları yapmıyoruz. Sözü geçen yöntemin Kur’an’daki anahtar terimler ve ilgili terimlerin o günkü Arap toplumunda ve özelde İslam öncesi cahiliye şiirindeki anlamlarından hareketle Kur’an’ı anlama çabaları, Kur’an’ın mesajının belirli bir çağa ve sosyal çevreye indirgenerek evrenselliğinin ortadan kalkmasına sebep olmaktadır. Bizim bahsettiğimiz Kur’an’ın evrensel mesajının, İslam toplumunun inşası sürecine atıflarda bulunarak ve bu toplumsal yapılanmanın tarihi arka planını (tevhid tarihi) vererek şekillendiğidir.

Gerçi semantik yönteme paralellik teşkil edecek kimi uygulamaların bazı sahabeler tarafından ortaya konduğunu da görüyoruz. Örneğin, İbn Abbas -ki bazılarınca bu metodun babası diye kabul edilir- Maide 35. ayette geçen “vesile” kelimesini Antere’nin şiirinden örnek göstererek bu kelimenin “hacet” anlamında olduğunu söylemiştir. (Zehebi, et-Tefsir ve’l-Müfessirun,1976)

Yine Zehebi’nin tefsir ve müfessirler ile alakalı çalışmasında Hz Ömer’in “Divanlarınıza sahip çıkın ve onlara sarılın” dediği “Divanlarımız nedir?” sorusuna da “Cahiliye şiiri, bunlardan sizin Kitabınızın tefsiri ve sözlerinizin anlamı vardır” diye cevapladığı aktarılmıştır. Sonraki dönemlerde bu yönetimin yaygınlaşmasına karşın cahiliye Arap şiirine karşı güçlü bir akım gelişmiştir. Tabiun döneminde lügatçiler ile fakihler arasında ciddi görüş ayrılıkları baş gösterince, fıkıhçılar tarafından “Siz böyle yapmakla şiiri Kur’an’ın aslı (ve temel ölçüsü) durumuna geçirdiniz” diye itirazlar yükselmeğe başlamıştır. İlerleyen yıllarda gelişen tefsir ilmi bu konuda dengeyi yakalamış her ne kadar cahiliye şiirinden istifade etse de tek ölçü olarak kullanmamıştır. Bu denge hali görüşümüzce uyun olan yaklaşımdır.

Kur’an’ı anlamada tabii ki bu anahtar temel kavramlar çok önemlidir. Bununla birlikte asıl olan bu kavramların Kur’an’ın bütünselliği çerçevesinde anlaşılmasıdır. Arap dilinin inceliklerine hâkim olmanın dışında “tezat metodu” vasıtasıyla ile de bu kavramlar anlaşılabilir. Kur’an detaylı incelendiğinde hemen her kavramın zıttı ile Kur’an’da var olduğu görülecektir. Bu Tevhid eksenli bir dünya görüşünün de temellerini oluşturmaktadır. Her ne kadar tezat metodu diyalektik sosyalizm tarafından kullanılmasıyla meşhur olmuşsa da tarih boyunca hep var olagelen bir yöntemdir. Dinler tarihini kabaca tarayanlar bu yöntemin aslında tüm inanışlarda var olduğunu (Uzakdoğu düşünce ve dinleri de dâhil) göreceklerdir. Kur’an’ın temel kavramları bu yöntem ile ve “ümmi” bir anlayışla ele alınmalıdır. Örneğin mevcut kabullere göre “din” kelimesine yüklenen anlam ile (Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm vb) Kur’an’ın yüklediği kapsamlı anlam (tüm inanış düşünce ve hayat tarzları) arasındaki farklılık ancak mevcut yanılgılı bilgilerin öncelikle terk edilerek Kur’an’ın bütünlüğüne yönelinmesi ile mümkün olacaktır.

Kur’an’a yönelirken geçekli olan tertil, huşu, tefekkür, tedebbür, tezekkür, vesveselerden arınma gibi şartlar Kur’an’ın anlaşılmasına giden yolun da anahtar kavramlarıdır. Kur’an, kendisinin hidayete eriştireceği insanı -hem de daha ilk sayfasında- “takva” sahibi olarak kendisine yönelen “muttaki” olarak göstermiştir. Bu tabiî ki Kur’an’a yönelen Müslüman’ın niyeti olan arınma ve hidayete ulaşmanın ancak Allah’ın izniyle olacağı gerçeğiyle ilintilidir. Rabbimiz biz kullarını hidayete eriştirip kötülüklerden temizlemektedir. Ancak yukarıdaki yöneliş şekli yüce Rabbimizin bizler için hidayetine vesile olacak yöneliş biçimidir. Şurası kesindir ki Kur’an’ın sağlıklı anlaşılması, fert ve toplumsal hayatın idamesinde olumlu dönüşümü sağlaması bu bilinç düzeyini nispetinde olacaktır.

Kur’an’ın bir dünya görüşü (ideoloji değil) olarak ortaya koyduğu ilkesel bütünün, günümüz Müslümanları tarafından çağımız pratiklerini belirlemede ve günlük ferdi/toplumsal hayatın şekillenmesinde ana etken olması sağlamalıdırlar. Bu öncelikle Kur’an’ın yeniden sağlıklı bir şekilde hayatımızın merkezine alınmasıyla mümkün olacaktır. Vahyin ilk indiği dönemde Resul(sav) ve asr-ı saadet Müslümanlarının Kur’an anlayışları ve bundan neşet eden pratikleri bu konuda en güzel örneklik olarak yanı başımızda durmaktadır. Fakat asr-ı saadet uygulamalarının hayatın her alanını kapsaması mümkün değildir. Bu bağlamda yukarıda sözünü ettiğimiz Kur’an anlayışına bizleri ulaştıracak yöntemsel çalışma hayati ehemmiyet kazanmaktadır. Geleneğin oluşturmuş olduğu olumlu ya da olumsuz birikimlerin ayıklanması faydalı yönlerden azami istifade ve fakat olumsuz etmenlerin temizlenmesi zorunludur. Bu yaşayan bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani Kur’an ile bakan Kur’an ile yorumlayan ve Kur’an ile ferdi sosyal ve siyasal ilişkilerini düzenleyen canlı bir yapı.

Bunun ana koşulu şüphesiz Kur’an eğitimidir. Gerek cemaatlerin eğitim faaliyetleri olsun gerek literatüre kazandırılan akademik çalışmalar olsun hep bu dünya görüşünü oluşturma ve sosyalleştirme amacına hizmet etmelidir. Yoksa salt kişisel gelişim ve temizlenme nihai olarak baktığımızda sözünü ettiğimiz Kur’ani anlayış düzeyinin oluşumuna katkı sağlamayacaktır.

Kendisinde anlayış ve idrakin bulunmadığı hiçbir ibadette ve yine kendisinde tedebbürün bulunmadığı hiçbir kıraatte hayır yoktur.” (Hz. Ali)

Copyright 2018 © RAHLE DERGİSİ