Veli, Velâyet ve Kardeşlik - rahle.org

Veli, Velâyet ve Kardeşlik - rahle.org

Veli, Velâyet ve Kardeşlik


Facebookta Paylaş
Tweetle

Yusuf Kerimoğlu

 

 

 

Kelime-i şehadeti ikrar ve tasdik eden bir kimsenin hedefi; Allah-û Teâla'nın (cc) rızasını elde etmek ve imtihanı kazanmaktır. İslâmî mücadelenin zaferi, ihlâsla ibadet eden ve sadece hesap gününü düşünen, muttaki insanların gayretleriyle gündeme girebilir. İbadet ve velâyet şuuru, her Müslümanın hassasiyetle koruması gereken, kardeşlik hukukunun temelini teşkil eder. Bunun için her mükellef, hevâ ve heveslerini bir kenara bırakmak ve hakikate teslim olmak mecburiyetindedir. Nitekim Seyyid Şerif Cürcanî, bu mahiyeti dikkate alarak: "Hevâ ve heveslerine muhalefet edip, Allah-u Teâlâ'ya (cc) teslim olan mükellefin davranışlarına ibadet denilir."(1) tarifini esas almıştır. Dolayısıyla velâyet anlayışı ile ibadet arasında ince bir bağ vardır.

İslâm dini, bütün mü'minleri birbirlerinin kardeşi ilan etmiştir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Muhakkak ki mü'minler kardeştirler. O halde iki kardeşinizin arasını (bulup) barıştırın. Allah'tan korkun. Tâ ki esirgenesiniz."(2) hükmü beyan buyrulmuştur. Bu ayette geçen ihve kelimesi üzerinde kısaca durmakta fayda vardır. Zira kardeş anlamındaki "eh" kelimesi; dostluk ve sadakat anlamını ifade edeceği zaman ihvan şeklinde çoğul olur. Nesep yönünden kardeş anlamına geldiği zaman; ayette olduğu gibi, ihve gelir. Dolayısıyla Müslümanlar arasında, inanç sebebiyle oluşan bağı, beliğ bir teşbihle öz kardeşliğe bağlamıştır.

İman sebebiyle gerçekleşen kardeşlik, nesep sebebiyle gerçekleşen kardeşliğe denk, hatta ondan üstün tutulmuştur. Bu inceliği asla unutmamak ve "velâyet şuurunu" bu temele bağlamak durumundayız.

Şimdi veli ve velâyet kavramları üzerinde duralım. Vela kelimesi Arapça olup lûgatta, bir şeyi meydana getirmek veya iki şey arasında kendilerinden olmayanın bulunmaması, sahip, sevgi, dostluk ve yardımlaşma gibi manalara gelir. (3) Örfen veli; Allah-u Teâla'ya (cc) tahkikî imanla bağlanan kimse demektir.(4) İbn-i Abidin: "Velâyet, başkası üzerine ister-istemez sözünü geçirmektir. Bu söz velâyetin fıkhî tarifidir. Nitekim Bahır'da da böyle denilmiştir. Yoksa, lûgat itibariyle manası sevgi ve yardımdır. Nitekim Muğrib'te beyan edilmiştir."(5) diyerek meseleyi izah etmiştir. Velâyet hakkı, bazı sebeplerle gündeme girer. Genel olarak, aile içerisinde karabet (akrabalık) ve ümmet içerisinde imamet sebebi zikredilmiştir.İslâm fıkhında velâyet; başkasının üzerine ister-istemez sözünü geçirmeyi ve itaat edenle-emri veren arasındaki ilişkileri konu alır. Aile içerisinde baba, velâyet hakkına haizdir. Çocuklarının velisi durumundadır.

Günümüzde kullanılan "vâli" kavramı; "aynı şehirde oturan bütün insanların meşrû haklarını koruyan veli" manasınadır. İster seçimle, ister tayinle gelsin; o şehirdeki insanlara (muktedir olduğu müddetçe) velâyetin gerektirdiği hizmetleri yapmak durumundadır. Müslümanların irade beyanına (bey'atına) dayanarak; siyasî ve ictimaî bütün ihtiyaçlarını karşılayan kimseye veliyyü'l-emr denilmiştir. Bunu İslâmî devletin başkanı şeklinde ifade etmek mümkündür. Hilâfet, imamet-i kübra, sultan ve ulu'l-emr gibi kavramlarla da aynı mahiyet gündeme getirilmiştir.

İslâm fıkhındaki velâyeti izah edebilmek için, iki suale cevap bulmak mecburiyetindeyiz Birincisi: "Bir Müslüman; kime, nasıl ve hangi şartlarda itaat etmek zorundadır? Dolayısıyla itaat hangi hâllerde farz, vâcip veya müstehaptır?" İkincisi: "Bir Müslüman, kimlerin velâyetini reddetmek mecburiyetindedir?"

Mü'minler birbirlerinin velileridir: Kelime-i Şehadeti ikrar ve tasdik eden her mü'min (ister erkek, ister kadın olsun) birbirlerinin velisidir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridir. Bunlar (insanlara) iyiliği emrederler, (onları) kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ederler. İşte bunları (mü'min erkek ve kadınları) rahmetiyle yargılayacaktır. Çünkü Allah azizdir ve hakîmdir."(6) hükmü beyan buyrulmuştur.

Kardeşlik velâyeti, Allah-u Teâla'ya (cc) ve Rasûlü'ne itaatin ortaya çıkardığı dostluk ve yardımlaşmayı beraberinde getirir. Yine bir başka ayet-i kerimede: "Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan (zulûmattan) kurtarıp, nûra çıkarır. Küfredenlerin velisi ise tâgûttur. O da kendilerini nûrdan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. Onlar cehennemin arkadaşlarıdır. Onlar orada, bir daha çıkmamak üzere ebedî kalıcıdırlar."(8) hükmü beyan buyrulmuştur.

Siyasî velâyetin tabiî sonucu olarak Müslümanların kendi içlerinden bir emir seçmeleri ve emaneti ehline teslim etmeleri farzdır. İbn-ı Hümam, "Mü'minlerin kendi içlerinden bir imam (emir) seçmelerinin sebebi; İslâm'ın emirlerini (ibadetlerini ve hükümlerini) hakkı ile edâ etmektir."(9) diyerek, sebebi izah etmiştir. Sünen-i Darimî’nin Mukaddimesinde, Hz. Ömer'ın (ra) bir tespitine yer verilmiştir. Hz. Ömer (ra) diyor ki: "Muhakkak ki İslâm İslâm olmaz, cemaat olmadıkça. Cemaat cemaat olamaz, emiri olmadıkça!... Emir emir olamaz ona itaat olmadıkça."(10) Bu tespit; hesap gününü düşünen her mükellefin üzerinde hassasiyet göstermesi zarurî olan bir noktaya işaret etmektedir.

Bilindiği gibi velâyet; insanlar arasındaki ilişkileri (hak ve adalet ölçüleri içerisinde) düzenlemeyi beraberinde getirir. Esasen Allahû Teâla'nın (cc) tekliflerinin tamamı "emanet" hükmündedir. Mü'minler bu emaneti korumak ve imtihanı kazanmak için, bütün gayretlerini sarfetmek mecburiyetindedirler. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah bununla size hakikati ne güzel öğüt veriyor. Şüphe yok ki Allah hakkı ile işitici, (bütün yaptıklarınızı) hakkı ile görücüdür. Ey iman edenler!.. Allah'a itaat edin. Eğer bir şey hakkında çekişirseniz (ihtilâfa düşerseniz) onu Allah'a ve peygamberine döndürün. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız (mutlaka böyle yapınız). Bu hem hayırlı, hem netice itibariyle daha güzeldir."(11) hükmü beyan buyrulmuştur. Velâyetin temel noktaları gündeme getirilmiştir.

Sonuç olarak: Bir Müslümanın; kime nasıl ve hangi şartlarda itaat edeceği, kat'i nasslarla belirtilmiştir. Mü'minler, Allah-u Teâla'ya  (cc) Rasûlü'ne (sav) ve kendi içlerinden seçtikleri ulû'lemr'e itaat etmekle yükümlüdürler. Tâgûtî güçlerin mü'minler üzerinde velâyet hakkı yoktur: Müslümanların; Yahudileri, Hıristiyanları ve müşrikleri veli edinmeleri kesinlikle haramdır. Zira kâfirlerin mü'minler üzerinde velâyet hakları yoktur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey iman edenler!.. Yahudileri de, Nasranileri de kendinize veli edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin velileridir. İçinizden kim onları veli edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah o zalimler güruhuna muvaffakiyet vermez."(12) hükmü beyan buyrulmuştur.

Buradaki "veli edinme", karşılıklı (şahsî) ilişki değildir. Yahudileri ve Hıristiyanları; siyasî iktidar haline getirmek haram kılınmıştır. İslâmî bir devlette; zimmîlerle (gayrimüslimlerle) karşılıklı ilişkiler elbette olacaktır. Hatta zimmet ehlinin haysiyet ve haklarının korunması esastır. Nitekim Rasûl-i Ekrem (sav): "Her kim bir zimmiye kazfte (iftirada) bulunursa, kıyamet gününde kendisine ateşten kamçılarla had vurulur."(13) buyurmuştur.

Sadece Yahudiler ve Hıristiyanlar değil, bütün kâfirler (hassateıı küfürleri sebebiyle) mü'minler üzerinde velâyet hakkına haiz değildirler. Zira onların velisi tâgûttur. Nitekim bir başka ayet-i kerime'de: "Üzerlerine Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyiniz. Çünkü bu muhakkak ki bir fısktır. Filhakika şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına (velilerine) mutlaka telkinde bulunurlar. Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz ki siz de müşriklerden olursunuz."(14) hükmü beyan buyrulmuştur. İmam-ı Kurtubî, bu ayetin tefsirinde müşriklerin demogojileri üzerinde durmuştur. İbn-i Arabî; "Bir mü'min, herhangi bir müşrike itikadda (iman esaslarında) itaat ettiği takdirde, müşrik olur. Şayet fülen (amil olarak) itaat eder, ancak akidesi selim tevhid ve tasdik üzere olursa, bu kimse haram işlemektedir ve âsidir."(15) diyerek, önemli bir inceliğe işaret etmiştir. Kat'i nasslarla sabittir ki; mü'minlerin, kâfirleri veli edinmeleri haramdır. Mü'minler, sadece ve sadece kendi kardeşlerini veli edinmek durumundadırlar. Nitekim bir ayet-i kerimede: "Ey iman edenler!.. Kendi kardeşlerinizden başkasını veli edinmeyiniz. (Çünkü) Onlar (küfredenler) size şer ve fesad yapmakta hiç kusur etmezler, size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler. Hakikat onların (kin ve) buğzları ağızlarından (taşıp) meydana vurmuştur. Göğüslerinde gizlemekte oldukları (düşmanlık) ise daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz!"(16) hükmü beyan buyrulmuştur.

Hz. Âdem (as) ile başlayan insanlık tarihinde, değişmeyen bazı hususlar vardır. Her kavme; kendi içlerinden ve kendi dilleriyle konuşan peygamberler gönderilmiştir. Yaptıkları tebliğin mahiyeti aynıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Andolsun ki, biz her kavme: `Allah'a ibadet edin. Tâgûta kulluk etmekten kaçının diye (tebliğat yapması için) bir peygamber göndermişizdir.”(17) buyrulmuştur.

Tâgûta iman eden ve onun (tâgûtun) siyasî iktidarını meşru sayan bir kimse, velev ki alnını secdeden kaldırmasa bile, ibadet etmiş sayılmaz. Zira itikadı sahih değildir. Velâyet, İslâm dininin temel rükünlerinden birisidir. Velâyet noktasında hassasiyet göstermeyen ve tâgûtun velâyetini tasdik eden bir kimse, câhiliye ölümü ile ölür. Bu mahiyet asla unutulmamalıdır.

Dipnotlar:

(1) Seyyid Şerif Cürcanî, et-Ta'rifat, İst. Kaynak Yay., s. 146.

(2) Hûcurat sûresi:10.

(3) Râğıb el-Isfahanî, el-Müfredat fi Garibi'l-Kur'ân, İst. 1986, Kahraman Yay., s. 837.

(4) İbn-i Hümam, Fethû'l-Kadir, Beyrut: 1315, c. II, s. 837.

(5) İbn-i Abidin, Reddü'l-Muhtar Ale'd Dürri'l-Muhtar, İst. 1983, c. V, s. 358.

(6) Tevbe sûresi: 71.

(7) İbn-i Abidin, a.g.e., c. VIII, s.186.

(8) Bakara sûresi: 257.

(9) İbn-i Hümam, Kitabû'!-Müsayere, İst. 1979, Çağrı Yay., s. 265.

(10) Sünen-i Darimî, İst. Çağrı Yay., s. 79, Mukaddeme: 26.

(11) Nisâ sûresi: 58-59.

(12) Maide sûresi: 51.

(13) İbn-i Abidin, a.g.e., c. VIII, s. 246.

(14) En'am sûresi:121.

(15) İmam-ı Kurtubî, el-Camü li Ahkâmi'I-Kur'ân, Kahire, 1967, c. VII, s. 77-78.

(16) Âl-i İmrân süresi: 118.

(17) Nahl sûresi: 36.

 

 

 

Copyright 2018 © RAHLE DERGİSİ